12 Kasım 2009 Perşembe

2 yaş sendromu/ MU?!?

Rüzgar öksürdü, burnu aktı, çok uyandı geceleri, mızmızlandı, en sonunda ateşi çıktı, derken doktor yolu göründü..Pek sevgili doktorumuz Cemal İncedere, ki Rüzgar' ın kıymetlisidir kendisi, "sen anlat sakin sakin, ben biliyorum içinde kopan fırtınaları, hadi ordan psikologmuş bir de" bakışıyla ve bu bakışa iliştirdiği gülümsemesiyle dinledi beni..Hastalık falan bir kenara, hastalanmadan büyümüyor bu yavrular, pedagojik desteğini çok önemsediğim ve paranoyak zihnimi emanet ettiğim bir doktor Cemal İncedere, gittikçe doktor fobik olan oğlumu sakinleştirebilen ve de "hımmm, ne kadar mutlu bir çocuksun sen, her halinden belli" diyerek ruhuma serin sular serpebilen aynı zamanda..

Hasta ama onun dışında da bıdı bıdı, dıdı dıdı larımı dinledi uzun uzun, dedi ki 2 yaş sendromu..Hööö?!? Evet evet, kabaca ve artık Adanalı olmaya başlamış bu böğürden koparak yükselen bir "hööö?!?"..Ama benim mis kedim, zıplayan tırtılım, boncuk tospağam henüz 16 aylık..Evet evet, artık 2 yaşının içinde ya dedi doktor, tamam belki biraz erken ama bunlar başlangıç aşamaları, belli ki sınırlar geniş tutulmuş o da "özgürüm ben özgürüm" diyerek başlamış sınırları keşfetmeye diye de ekledi..

Durum şudur özetle:


Rüzgar yapar:
Masadayız, illa sofra kurulur ve de üç öğün şeklinde aile fertlerinden en az biriyle aynı anda yer yemeğini oğlum. Bir kaşık,bir çatal, hatta ısrarlarıyla (!) artık bir de bıçak Rüzgar küçüğü için eklenmiştir sofraya..O yer kendince, ama bu arada annesi de yedirir biraz illaki.. Son zamanlarda gözümün içine yeryüzündeki en nötr ifadeyle bakıp "ben bu tabağı kıracam kardeşim" inadıyla vurmaktadır Rüzgar tabağa, elindeki çatal, bıçak ve kaşıkla..
Bilim önerir:
Dikkatini dağıt, inatlaştığını ve sınırlarını test ettiğini unutma.."Hayır" demek bu durumda hiçbir işe yaramaz, muhtemelen arkadan bir öfke ve ağlama nöbeti gelir hayır demekte ısrarcı olursan..
Psikolog anne der:
Tamam da o ses benim beynimin içinde volkanik patlamalar yaratıyor, tabaklarımı da seviyorum ve istemiyorum kırılsınlar, ayrıca bu çocuğa şimdi öğretemessek ne zaman öğreteceğiz sofrada oturmayı, ayrıca da ay ne anlamsız geldi herşey birden, öhööö, ağlamak istiyorum. Dur bi sakinleş.."Anneciiiiiim, aaa, sen susadın mı, al bakalım bardağını, hıh iç suyunu, aaaa, çorba da mı içeceksin," oh bitti...


Rüzgar yapar:

"Bu çamaşır sepeti yaklaşık 10 kilo da olsa, ben sadece 13 kilo da olsam ben itecem kardeşim bunu balkona, sen yardım da etme, öööööö(ağlama efekti), çek elini, yardım etme dedimm, bak mandalları bahçeye atarım haaa" bakışları..



Bilim önerir:
Sakin, sakin ol Iraz, sınırlar meselesini hatırla..
Psikolog anne der:
Ama bu durumda bu iş, sepeti balkona taşıma işi, yarım saat sürüyor,o da dert değil, beklerim olacaksa, hayır itmesi de bir noktadan sonra mümkün değil, ona da ağlıyor bu sefer, yardımla oğlum hadi, ona da ı-ıh, kendim yaparım, bu aralar pek bir süpermenim ben..O zaman: "Rüzgar, hadi koş bu bezi babaya ver, silsin çamaşır iplerini, hıh, ne güzel oldu böyle, koş koş koş" Bu arada çamaşırlar hızla balkona nakledilir..Bir de bu aralar pek bir keyifleniyor birine birşey verme görevi verildiğinde, görevi tamamladığında da coşkuyla alkışlıyor kendini..Bu alkışı nerden öğrendiyse..

Rüzgar yapar:

Ben bu sehpaya çıkıcam kardeşim, sonra senin ulaşamam sandığın lap top ı o köşeden çekecem,çünkü bu beceriyi-sehpaya çıkma becerisi- kazandığımı unutup her seferinde aynı yere koyuyorsun onu, sonra da arkasındaki kabloyu çıkarıp elektiriğin tam da lap top a aktığı yeri yalicam, sırf bunu istemediğini bildiğim için belki de..Bu davranışımın altında yatan sebebi bilmiyorum..



Bilim önerir:
Güvenlik önlemlerinizi alın ama çocuğu mümkün olduğunca özgür bırakın. Bu dönemde çocuk dünyayı keşfeder.."Hayır" demek burda da...Bıdı bıdı bıdı..
Psikolog anne der:
Zaten artık prizden çekiyorum lap top u , bittikçe pili şarj edeceğim, dün itibariyle kesin kararımı verdim bu hususta,da bu sehpaya çıkma işi fena..Bir de ordan koltuğa atlayıp yaklaşık 15 saniye-asla daha fazla değil-ayak ayak üstüne atıp oturma modu var..Neyse güzel, ev onun da evi, bak keşfediyor çocuk, zıplarken de düşüp kafasını yarmasın diye 2-3 dua öğrenir onları mırıldanırım artık..Zaten kısa sürüyor bu tırmanma halleri, odasındaki sandalyesinin üstünde buluyordum bir ara sıkça, üstünde ve ayakta,ama sıkıldı ve kendiliğinden yapmamaya başladı bir şekilde..Gördünüz, başardım hayır dememeyi..

Rüzgar yapar:
Beni kucağına al yoruldum, hayır hayır vazgeçtim yere indir, hayır hayır kucağına al, aaaa, çabuk yap bu geçişleri kızıyorum, ööööööööööööö-bak ağlarım ha-...Hımmm, şu yerdeki kırmızı şey de ne, pis dedi annem, ama ben dokunmadan hatta tatmadan bilemem değil mi, benim de kararlarım olduğunu hatırlatmadı mı bilim kişisi de, dur ben bi ağzıma sokayım şu kırmızı parlak pis olduğu iddia edilen şeyi..



Bilim önerir:
?!?!Sınır falan dedik de çöp de yedirmeyin kardeşim çocuğunuza..
Psikolog anne der:
Oğlum pis, olmaz Rüzgar "hayır", evet evet, doğru duydunuz "hayır", bu yerde gördüklerini ağzına atma mevzusuna kesin "hayır"..İşte o kesin olduğunu adı gibi bildiği "hayır" ı duyduğu anda, ki kucağıma almak ve onu uzaklaştırmak zorunda kalabiliyorum, kendini parantez yapabiliyor son 3 haftadır ve de 13 kilo oluyor 130 kilo, öyle bir aşağıya çekiyor ki kendini..Final: "Aaaa , kediler saklanmış bence Rüzgar, gel kedileri arayalım, gel pisi pisi.." Mutluyum ki çok kedili bir mahallenin çocuğu Rüzgar ve "baba" diye bağırmaktan sonra en sık başvurduğu sözel iletişim kurma yöntemi "gel pisi pisi.." diye çağırmak kaynaşmak istediği hayvanları..

Rüzgar yapar:
Büyüyorum, işim zor, bilmediğim milyonlarca şey var keşfedilmeyi bekleyen, çok da keyif alıyorum yaşamak denilen şeyin her anından, sürekli öğrenmekten, bana çok anlamlı gelen bir eylemin bazı büyükleri neden bu kadar telaşlandırdığını hiç anlamıyorum. Benim için hayati önem taşıyan bir anın "Hayırr" diye bir sesle bölünmesi öyle kesiyor ki büyüme hızımı..Biliyorum bazen tehlikeli işler yapıyorum hatta ben herkesten daha çok korkuyorum o anlarda..Ama büyükler de yapıyorlar değil mi..Ben şanslıyım aslında,annem ve babamdan çok az duyuyorum o kötü kalpli "hayır" kelimesini, bazen anlatıyorlar bana neden yapamayacağımı, ikna oluyorum, ama tanımadığım insanlar ya da çok az tanıdığım diyelim, neden bu kadar çok "hayır" diyorlar bana, ve neden çocuk yetiştirmenin "hayır" demek ve sözünü dinletmekten ibaret olduğunu sanıyorlar..Annemle babam da üzülüyor o anlarda biliyorum..
Bilim önerir:
Rüzgar a sonsuz katılıyorum, hadi herkes kendi çocuğunun başına, karışmayın birbirinize..Gereksiz ve sık kullanılan "hayır" bir süre sonra anlamını da yitirir, dikkatini başka yöne çekmek ve kaliteli zaman geçirmeyi öğrenmek gerek önce..



Psikolog anne der:
Ben de büyüyorum ve en kötü kalpli "hayır" larımı kendime saklıyorum, kendi "hayır" larımla kendimi boğuyorum sıkça, sonra bir an dur diyorum, biraz dur..Oğlum beni biraz öper misin dediğinde koşarak yanına gelen bir oğlun var sayın psikolog kişisi..Sarıl, kokla,hatta beraber uyu bu öğlen onunla..Sonra da onun çırptığı(!) ve fırına koyduğu keki yiyin beraber uyanınca, evin en ev koktuğu hallerinde tadını çıkarın bu en keyifli beraberliğin..

Not: Ayçacığım önerdi, ben de aldım okuyorum zevkle, Osho Çocuk..Bu yazının üstüne hepinize tavsiye ederim..

09 Kasım 2009 Pazartesi

Başladık!!!

Hani "Başlıyoruz.." demiştim ya, bu haftasonu başladık!!!



Önüm & Arkam..



Sağım..



Solum..



Çocuk..



Yaşasın!!!

adanaoyungrubu@yahoo.com
oyungrubu_adana-subscribe@yahoogroups.com

05 Kasım 2009 Perşembe

Ben Yaptım, Oldu Mu ?!?

“Ben yaptım oldu mu?!?” son zamanlarda en sık kurduğum soru cümlesi, uzun süredir bir yapma halim var..Bir kısmı bunlar, devamı gelecek...



Bu bana tahminimce 22. doğumgünü kutlamamda, yani küçükken, sevgili arkadaşım, klinik psikoloji dersinde anlamsızca her şeye gülme yoldaşım Edamın hediyesi bir abajur idi..Bu obje, o günden bugüne değiştirdiğim bin beş yüz evde hep bir köşeyi aydınlattı, eski dost işte..Şimdi minik oğlumun şeker odasının bir parçası olabilme ihtimali derdime derman oldu, çünkü minik bu abajurcuk ve Adana’ nın büyük evlerinde kendine yer bulamaz oldu minicikliği ile..Ben de taaaaaaaaaa(!) hamileyken Rüzgar'a ördüğüm battaniyenin artık ipleriyle bir kostüm ördüm kendisine ve monte ettim..Al sana battaniye ile takım gece lambası..




İşte bu geridönüşümün önde gidenidir..Kadın milletinin ikişer üçer alıp çöpe attığı market insert’lerinin kurtuluşudur, devrimdir..Insert alıyorum hep ikişer tane..Kesiyorum makasla..Eski ve telefon değişikliği sebebiyle kullanamadığım kartvizitlerimin iki tanesini yan yana getirip ortalayarak yapıştırıyorum meyve- sebze- ev gereçleri- giysi- vs ne varsa..İki tane çünkü ilerde hafıza oyunu oynayacağız Rüzgar’ la..Böylece hem insertler işe yarıyor hem de benim kartvizitlerim kağıt çöpü olmamış oluyor..Tabiki bu haliyle yumuşak oluyor ama lamine ediyorum kırtasiyeden aldığım şeffaf yapışkanlı folyolarla..Elimdeki folyolar bitince aldığım laminasyon cihazını kullanmaya başlayacağım..



Bu gördükleriniz sevgili kocam Turgut’ un çektiği ve de İfsak’ ın “Gölge” Projesi’ nde sergilenen fotoğraflar..Yani aslında sadece birini görebiliyorsunuz ama :)Sanat eseri olmaları ve kocam tarafından el yapımı olmaları sebebiyle evimizin bir parçası olmayı yıllardır hak ediyorlardı :)Ama ben Rüzgar’ ın aramıza katılması, iki ayağımın yarım pabuca girmesi ve de eskisinden otuz sekiz bin kat fazla iş yapma hevesimle "ancak" geçtiğimiz babalar gününde el atabildim kendilerine..El emeği göz nuru bir hediye oldu babaya..Kırtasiyeden en ince strapor- ben yıllarca strafor dedim, yanlışmış, utandım-, yani köpük alınır, fotoğraflar en basitinden stick yapıştırıcı ile yapıştırılır bu strapora, cetvel kullanarak maket bıçağı ile kesilir..Olur sana sade bir tablo, çerçevesiz haliyle de oldukça post modern..İstersek paspartu da uygulanabilir..

Bitti.

01 Kasım 2009 Pazar

Yeni






















c







31 Ekim 2009 Cumartesi

Duruyorum..



Şimdi yazacaklarımın Rüzgar' la alakası yok, yıllar sonra bunları okursa bu ne der mi..Bence demez, dertli halleri olur model aldıklarından sebep illaki..

Şöyle ki;

Öğrenciliğimdeki gibi, benzin kokusunu niyeyse mutlulukla içime çektiğim mola yerlerinde çalan yedi karanfil albümlerinden içimin bulanması ve sabaha kadar uyumadan bir kitap bitirmek gibi.

Gibiyim..

Kaynağını bilemediğim ama sezgisel olarak varlığını kabullendiğim, öylece gelip karnıma oturmuş bir özlemle duruyorum.

Duruyorum..

İstanbul da bazen paltom bir gecede pis kokardı, hava kirliliğinden. O kokuyu özledim.

Bu gece havam kirli. İstanbul ve de..

29 Ekim 2009 Perşembe

Bayramınız Kutlu Olsun...




27 Ekim 2009 Salı

Şahmeran...



Babam Şahmeran yapıyor bir süredir, artık satıyor hatta..Tarsusluyum ben, Şahmeran içine işlemiş ya Tarsusluların, yılanlardan utanırım ben de işte..

Budur:


Günümüzden binlerce yıl önce, bugünkü Tarsus şehri civarlarında yedi kat yerin dibindeki mağaralarda yaşayan yılanlar varmış.. Meran adı verilen bu yılanlar, çok akıllı ve iyi yüreklilermiş..Arkadaşlığa, dostluğa, sevgiye büyük önem vererek, barış içinde mutlu bir hayat sürerlermiş..Meranların başında Şahmeran denilen eceleri varmış..Genç ve güzel bir kadın olan Şahmeran hiç yaşlanmaz, öldüğü zamanda ruhu kızının vücuduna geçermiş..

Geçmişten günümüze kadar gelen bu efsaneye göre Şahmeran'la karşılaşan kişi Camsab imiş..Yoksul bir ailenin oğlu olan Camsab, evinin geçimini arkadaşları ile odun satarak sağlarmış..Bir gün arkadaşları ile birlikte bir kuyu dolusu bal bulan Camsab, arkadaşlarının açgözlülüğü yüzünden kuyunun içindeki bal bitince kuyuda bırakılmış..Terk edilen genç cebindeki çakıyı kullanarak burada gördüğü bir deliği genişletmiş ve daha büyük bir yere geçmiş..Uyandığında etrafının yılan ve ejderhalarla dolu olduğunu görmüş..Yarı insan yarı yılan olan Şahmeran yanına gelmiş,onu zoraki olarak misafir etmiş bir süre ülkesinde..Sonunda Camsab'ın yalvarmalarına dayanamamış ve onu kuyudan çıkarmış Şahmeran..Gençten ömrü boyunca asla yerini söylemeyeceğine dair söz almış Şahmeran,bir de hamama gitmemesini tembihlemiş, hamama giderse vücudunun yılan derisine dönüşeceğini ve böylece Şahmeran' ı gördüğünün anlaşılacağını tembihlemiş iyice..Yeterli miktarda dünyalık vermiş Camsab' a ve kuyudan çıkarmış..

Köyüne dönen Camsab, ülkesinin hasta hükümdarının iyileşebilmesi için Şahmeran'ın etini yemesi gerektiğini duymuş ama ses çıkarmamış..Oysa padişahın askerleri herkesi teker teker hamama götürmeye başlamışlar..Camsab uzunca bir süre kaçsa da en sonunda o da hamama götürülmüş..Ve hemen yılan derisi kaplamış tüm vücudunu..Padişah Camsab'ı huzuruna çağırarak Şahmeran'ın yerini göstermesini istemiş.. Fakat Camsab bir türlü Şahmeran'ın yerini söylememiş.. Kendisine altınlar ve vezirlik ünvanı verileceğini duyan Camsab Şahmeran'ın yerini vezire göstermiş sonunda.. Vezir bazı sihirli kelimeleri söyleyerek Şahmeran'ı altın bir tepsi içinde kuyunun dışına çıkarmış.. Vezir'in adamları hamamda Şahmeran'ı öldürmüşler..Üç parça halinde padişaha sunmuşlar etini..Hükümdar sağlığına kavuşmuş..

Efsane o ki, yılanlar bilmemektedirler Şahmeran'ın öldüğünü, insanoğluna olan sadakati ve iyi niyetine karşılık gördüğü ihaneti..Öğrendiklerinde ise alacaklardır ecelerinin intikamını..